Ana Sayfa / Home Page

Hayat Ne Zor...

  

 

  

Bazen hayat ne kadar zor gelir bize, değil mi? Hiçbir şey yolunda gitmiyordur ve sorunlar diz boyu olmuştur. Özel veya iş yaşamımızda, ya da her ikisinde birden, yaşımızın ve yaşamımızın gereğine göre sorunlar altında ezilir, ezilir ve sonunda çektiğimiz acıya dayanamayıp bir uyusak da sorunlarımızın kendiliğinden hallolmuş olduğu bir dünyaya uyansak deriz.

    

Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine) filmini belki seyretmişsinizdir. Uçuk bir aile bir yolculuğa çıkar ve bu yolculuk her bir ferdin kendi dönüşüm yolculuğuna dönüşür. Sizinle o filmden bir alıntı paylaşmak istiyorum. Ergenlik bunalımındaki yeğen ile geçmişinde intihara teşebbüs etmiş olan dayı konuşurlarken yeğen, "On sekiz yaşına kadar uyumak ve bu lise saçmalığını atlamak, her şeyi yalnızca atlamak isterdim," der. Dayısı "Marcel Proust'un kim olduğunu biliyor musun?" diye sorar, yeğeni de, "Senin okulda hakkında ders verdiğin adam," diye cevaplar. Dayısı da, "Evet. Fransız yazar. Tam bir kayıp vaka. Hiçbir zaman gerçek bir işi olmadı ...Yirmi yılını kimsenin okumadığı bir kitabı yazmakla geçirdi. Ama aynı zamanda muhtemelen Shakespeare'den sonra gelen en büyük yazar. Her neyse ... yaşamının sonuna yaklaştığında geriye bir bakar ve acı çektiği tüm o yılların hayatının en güzel yılları olduğuna karar verir, çünkü onu olduğu kişi yapan yıllar, o yıllardır. Ya mutlu olduğu tüm o yıllar? Tamamen zaman kaybı. O yıllarda tek bir şey öğrenmemiştir. Dolayısıyla eğer on sekiz yaşına kadar uyursan ... ah, kaçıracağın tüm o acıları bir düşün. Yani lise? Lise - acıların âlâsının bulunduğu yıllar. Acının bundan daha iyisini bulamazsın," der.

   

Evet, hayat hepimiz için zor ve acı doludur, ama yukarıdaki dayının dediği gibi biz uyuyup kendimizi bu acılardan mahrum edemeyiz. Çünkü bunu yaptığımız zaman kendimizi yaşamdan mahrum etmiş oluruz. Güneşin yeniden doğuşunu görmek istiyorsak bahsettiğimiz bağlamda uyanık kalmak durumundayız. Bizler zaten acıya doğarız ve aynı fiziksel doğumda olduğu gibi, C. G. Jung'un sözleriyle "bilinçlenmenin de acısız doğumu olmaz." Ve bu evren bize katlanamayacağımız hiçbir acı vermez. Yalnızca biz öyle düşünürüz ve o acıya katlanamayız diye ondan kaçmaya çalışırken o acının ötesindeki bizi biz yapacak olan şeyi göremeyiz.

  

Acı, öfke ya da korku duyduğumuz her noktada mutlaka üzerinde düşünülmesi ve değişiklik yapılması gereken bir konu vardır. Ve yaşamak demek, bu duyguları bize verilen bir ders, dahası bir armağan olarak görmek ve onu kendi mitolojimizi yazmamız için bir çağrı olarak kullanmaktır.

   

Alice Miller'in "Yetenekli Çocuğun Dramı" isimli kitabında bir hastası şöyle der: "Bana içgörü kazandıran duygularım güzel ve haz verici olanlar değildi. Aksine, bu zamana kadar en fazla karşı koyduğum duygularımdı: kendimi rezil, küçülmüş, kötü, aciz, utandırılmış, haddini bilmez, kinci ve şaşkın hissetmeme, özellilkle de yapayalnız ve mutsuz olmama neden olan türden duygular. Fakat ben ancak bütün bu hallere girip bunları yaşadıktan sonra yaşamımda hiçbir kitapta bulamayacağım bir şeyi içimden çözmeye başlayarak anladığımdan kesinlikle emin oldum."

 

Dolayısıyla çektiğimiz acılardan kaçmak suretiyle onları katlayarak sürdürmek ya da aksine bu acılardan almamız gereken dersi alıp acıyı, öfkeyi ve korkuyu sevgiye dönüştürmek bize kalmıştır. Ve ikinci yolu seçmek demek, önce kendimizi iyileştirmek, benliğimize ulaşmak ve olduğumuz kişiyi bulmaktır. Bunu başardığımız zaman yaşamımızdaki ilişkilerimizi iyileştirebilir ve sahip olduğumuz şeylerin mutluluğuna varabiliriz.

 

Katlanamayacakmışsınız gibi gelen her acı duygunun sizi yeni bir yolculuğa çıkartabilmesi dileğiyle, yolunuz açık olsun,

   

@ Güneş İlhan (Yamanlıca) Ekim, 2008

Rev. 17.01.2013

 

sembolizm@gmail.com

  

2007-2013, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu sitedeki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.